Yağmurlu bir Nisan günü

”merhaba,
bu defa yaptığımız anlamlı bir müzik videosunu duyurmak istiyorum.
Ayşe Tütüncü, 24 Nisan anısına bir Ermeni türküsünü (“gelin ağıdı”
denen türden bir türkü) düzenledi, birçok müzisyene hem çağrı yaptı
hem de maille partisyonlar yolladı, kırk iki (evet, 42!) müzisyen bu
çağrıya olumlu cevap verip geldi, Çıplak Ayaklar Kumpanyası mekân ve
destek sağladı, orada buluşuldu, parça çalışıldı, prova yapıldı, sonra
çalındı, ses kaydı orada canlı yapıldı, birkaç kamerayla çektik, hepsi
bir gün içinde oldu. ben de kurgusunu şusunu busunu yaptım; o,
haliyle, bir gün içinde olamadı.
bazı yaralar zamanla iyileşmez, büyük hakikatler sonsuza kadar gizlenemez.

seyretmeniz ve beğenir, anlamlı bulursanız yaygınlaştırmanız temennisiyle:

An Armenian folk song (Aravodun Temin: At the Break of Dawn, compiled by Arusyak Sahakian), arranged by Ayşe Tütüncü and performed by 42 musicians. In memoriam April 24.

Bir anonim Ermeni gelin türküsünü (Aravodun Temin: Sabaha Karşı, derleyen: Arusyak Sahakyan) Ayşe Tütüncü düzenledi, 42 müzisyen biraraya gelip çaldı. 24 Nisan kurbanları anısına…

http://vimeo.com/40639618

 

A rainy day in April • Yağmurlu bir Nisan günü from ümit kıvanç on Vimeo.

Mehmet Taşdemir’den: ‘Huzursuz’ – Pakize Barışta

Edebiyat, hayatı devam ettirir!
Canlı ve cansız haliyle…
Edebiyat için hayat denen şey, süreklilik arz eden, hatta başı ve sonu olmayan bir olgudur.
Zamanın belirleyemediği, içinde ölümün dahi ölümsüzleştiği bir döngü, bir devriyedir bence.
Canlı olmanın sonsuz halidir!
Gerçek bir yazar için canlıyı konuşturmakla ölüyü konuşturmak arasında hiçbir fark ve değişik mana yoktur aslında.

Çünkü metin her daim canlıdır.

Canlılığa kazınır…
Cansızın da (ölünün) söz hakkı vardır, özellikle bu coğrafyada.
Çünkü ölümler o kadar haksızlaşmıştır ki!
Edebiyat bu ölülerin adına hak arar; sorgulamış olanı, mahkûm etmiş olanı, infaz etmiş olanı sorgular, hatta yasanın yasalığını da sorgular.
Edebiyat her daim canlı ve haklıdır zira…
Edebiyatın zamanüstü oluşu aslında ölünün (ölümün) evren zamanına sahip çıkmasından kaynaklanıyor bence.
Yazarın canlı ve cansız zamanlarla buluşması derin bir vicdani huzursuzluktur; sorumluluğun en derin halidir.
Yazar, Mehmet Taşdemir’in yolu gibi.
Ölenlerin vicdanıyla kendi vicdanını “bir” etmiş o, yeni yayımlanan ilk romanı Huzursuz’da.
“Bir insanın ölüm ânında hissettiklerini anlatan çok fazla güzelleme metni veya klişe cümleler var da, ölünün anlatma alışkanlığı, sağlarınsa dinleme kültürünü konu edinen eserler yok. Yazılmışsa da ben bilmiyorum. Ölülerin tanıklığı olsaydı, gerçek katillerin üstlerine giydikleri masumluk postu bir çırpıda yırtılır, asıl masumların alınlarına adalet cilasıyla yazılan katillik damgası ise kar fırtınasının altındaki kurt izi gibi çabucak silinirdi. Konuşmasına fırsat verilen bir ölü, yasanın yapmacıklığı için de bir ölüm fermanı imzalamış olurdu. Yasa çoğu zaman göz boyamacıdır. Gerçek suçlular çoğu zaman yasanın kollarında suçlarını aklarlar.”
Mehmet Taşdemir, bir karanlığın yüzüne, duyarlı bir cesaret içinde gözlerini, kalemini dikmiş ve ortaya her okurun, her duyarlı insanın yeniden ve yeniden düşüneceği, değerlendireceği ve vicdanıyla baş başa kalacağı bir manalı sorumluluk eseri çıkarmış.

Huzursuz, bu coğrafyanın yakın tarihinin –aslında oldukça uzun bir tarihinin– mezaliminin ölüler katından yola çıkarak, onların vicdanına girerek, hesabını soruyor; yazarın diliyle bu ölülerin dili “bir” olmuş.
Hem de çözülemeyecek ve ayrıştırılamayacak bir “sözcülüğe” sahip olarak: “Ölüleri konuşmayan bir adalet, masumların acısına acı katar. Suçlular söz ve yasa kalabalığıyla bastırır masumları. Ölüler hayattakilerin ötekisi olmaya çoktan mahkûm edilmişse, bana ateş eden o iki kişiyi şikâyet etmem neye yarar? Şu an bile ikisinin de yüzünü, sırtlarını dönüp kaçmalarını, birinin silahını rayların oraya düşürdüğünü, dönüp almaya çalıştığını, sonra vazgeçtiğini çok iyi hatırlıyorum. Düşürülen silahın on yedi dakika sonra polisin eline geçtiğini de sadece ben biliyorum. Silahtaki parmak izinin sahibini polisin tanıdığını ve delilleri iki gün içinde yok ettiğini de.”

Huzursuz, derin bir organizmayla vicdanımızın derinliğini baş başa bırakıyor!
Mehmet Taşdemir, acıyı edebîleştirme ustası bence. Edebiyatın sessiz bir devrimcisi olarak, bu ilk romanında; acıyı ve aşkı olduğu kadar, hakikat arayışını da yalın bir edebî dil içinde şiirleştirmiş adeta: “Annem lambaya birkaç yudumluk daha neft (gazyağı) koyardı. Belki de bir sonraki gecenin ışığını ödünç alırdı. Yarına neftimiz kalmazdı. Babam çaresizliğini bizden gizlerdi. ‘Yarın alırım’ derdi kısılmış sesiyle. Oysa sonraki akşam, annem, aylar önce avlumuzun taş duvarının deliklerine sıkıştırdığı birkaç kıymık çırayı utanmış elleriyle yakıp aydınlatırdı içeriyi. Babam gözlerini kaçırırdı annemden.”

Utanmış elleri görmüş bir edebiyat Mehmet Taşdemir’inki. Aynalarda, karla kaplanmış pencere camlarında beliren suretlerin maskelerini ve diğer buğulu görüntülerin hayallerini de metnine başarılı bir şekilde döşemiş bir edebî akışa sahip onun edebiyatı.

Huzursuz, edebî bir yolculukta içeriğin de dili (biçim) belirlediğinin iyi bir örneği bence. Bu romanda içeriğin yakıcılığı, biçimi sadeleştirerek arındırmış adeta. Ayrıntıların genele eklemlenmesinde sağlanan sahicilik bundan ileri geliyor.
Yazarın, hakikat yoluna düşmesinde de bu içerik-biçim (dil) ilişkisinin bu sıradışı özelliğinin önemli bir payı var bana göre.
Ayrıca, Mehmet Taşdemir’in doğa betimlemeleri de bu hakikat arayışıyla son derece uyumlu ve etkili.
Bir ilk roman olarak Huzursuz, sağlam bir ilk adım.
Yolu açık olsun.

(Huzursuz, Mehmet Taşdemir, Belge Yayınları)

pakizebarista@gmail.com

Huzursuz-Mehmet Taşdemir

Huzursuz

Yazarı: Mehmet Taşdemir


Yayınevi: Belge yayınları
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO: 975-344-1124
Yayın Yılı: 2012

MEHMET TAŞDEMİR’İN YENİ KİTABI “HUZURSUZ” BELGE YAYINLARI İMZASIYLA RAFLARDA YERİNİ ALDI.

HUZURSUZ YAZARIN İLK ROMANI.

OKUR MEHMET TAŞDEMİR’İ AGORA KİTAPLIĞI’NDAN ÇIKAN ÜÇ ÖYKÜ KİTABIYLA TANIDI:

KIRK HÜZÜNLÜ VEDA, PUSLU AKŞAMLAR, ANİSYA’NIN EVİ.

HUZURSUZ / MEHMET TAŞDEMİR
Ölülerin tanıklığı olsaydı, gerçek katillerin üstlerine giydikleri masumluk postu bir çırpıda yırtılır, asıl masumların alınlarına adalet cilasıyla yazılan katillik damgası ise kar fırtınasının altındaki kurt izi gibi çabucak silinirdi.
Konuşmasına fırsat verilen bir ölü, yasanın yapmacıklığı için de bir ölüm fermanı imzalamış olurdu.
Yasa çoğu zaman göz boyamacıdır.
Gerçek suçlular çoğu zaman yasanın kollarında suçlarını aklarlar.
Ölüleri konuşmayan bir adalet, masumların acısına acı katar.
Suçlular söz ve yasa kalabalığıyla bastırır masumları.
Ölüler hayattakilerin ötekisi olmaya çoktan mahkûm edilmişse, bana ateş eden o iki kişiyi şikâyet etmem neye yarar?

Duvarda Kafasını Kıracak Bir Dergi

İstanbul – BİA Haber Merkezi
18 Nisan 2012, Çarşamba

Duvar yeni bir edebiyat dergisi. İki ayda bir yayınlanacak ama ikide bir kendinden söz ettirecek bir dergi.

Giriş yazısına bakarak Duvar’ın “Edebiyatı ve sanatı ciddiye almak isteyen iradeleri birleştirmek” amacını taşıdığını söylemek yanlış olmaz.

Duvar ismini almaları şöyle açıklanıyor yazıda:

“Hâlâ bir özgürleşme imkanı adına, varoş çocuklarının, sistemle yaralanmışların öfkelerini, hayallerini, aşklarını çiziktirdikleri grafitileri, aforizmaları ve öylesine kurşunkalem yazıları anmak adına, Duvar dedik.”

Hayatla karışmış sayfalar

Bir dergi hakkında en iyi fikir edinme yollarından biri yazılara ve yazarlara bakmaktır kuşkusuz. Duvar’ın Mart-Nisan tarihli ilk sayısında yer alan yazılardan birkaç örnek vermek buna hizmet edebilir.

İlk sayıda Ali Çakmak Bejan Matur üzerinden şair ve patron ilişkisini analiz ederken, “Mutsuzluğunu yitirmiş bir şair” başlığıyla Hilmi Yavuz üzerine yazmış Enis Akın.

Yılmaz Varol‘un yazısının başlığı kendini anlatıyor yeterince: “Cemal Süreya, Dersim ve acıyla başa çıkma teknikleri üstüne.”

Ayrıca Anita Sezgener‘in Sessizlik Masası ya da Özgür Görekçi‘nin Hiç’i daha ilk sayıdan bu dergide şiirin de ihmal edilmeyeceğini anlatıyor okuyucuya.

Her ne kadar edebiyat dergisi ise de edebiyatı hayattan soyutlamayan, hayatı sayfalarının dışına itmeyen bir dergi Duvar.

İlk sayısında yer alan yazılardan Peri Öztürk‘ün “Ne kadar sert o kadar reyting” başlıklı yazısı bunun kanıtı. Duvar’ın her sayısında, cinsel ilişkiyi güç ve şiddetle bağdaştıran bir zihniyetin reyting çerçevesinde televizyon dizilerine yansıyan biçimiyle ilgili bu makale gibi başka birçok yazıya daha rastlayacağı belli okuyucunun.

Keza, Ali Dündar‘ın “Karşı duruş, rock, neşe, hüzün” adlı yazısı gibi müzik yazılarına ve Ali Ülken çevirisiyle yayımlanan “Fernando Solanas ile devrimci sinema üzerine bir görüşme” de olduğu gibi sinema içerikli yazılara da…

Yapım ve yıkımda çalışanlar

Duvar’ı derleme yapmaktan çok edebi-sanatsal bir ilişki üretmek üzerine konumlamayı seçtikleri anlaşılıyor derginin üreticilerinin.

“Duvar’ın yapımında ve yıkımında emeği geçenler” şöyle sıralanıyor giriş yazısında: Akif Kurtuluş, Ali Aydemir, Ali Çakmak, Ali Dündar, Ali Ülken, Anita Sezgener, Arzu Aysu, Cihat Duman, Enis Akın, Enis Rıza, Erem Barış, Gül Abus, Metin Kaygalak, Murat Ertel, Ömer Şenel, Ömer Oyal, Özgür Görekçi, Riitta Cankoçak, Sedef Hatapkapulu, Süreyyya Evren,Yılmaz Varol. (YY)

Duvar, İki aylık edebiyat dergisi, Sahibi: Babil Toplum Kültür Sanat Çalışmaları ve Belgesel Sinema Derneği adına Enis Rıza Sakızlı, Yayın Kurulu: Akif Kurtuluş, Ali Çakmak, Ali Ülken, Eniz Akn, Enis Rıza, Süreyya Evren, Yılmaz Varol, Tasarım: Erkan Tahhuşoğlu

 

Kaynak: http://www.bianet.org/bianet/sanat/137697-duvarda-kafasini-kiracak-bir-dergi

Redaksiyon

Redaksiyon

Redaksiyon Hizmetleri

Yazarlar, şairler, edebiyata ilgi duyanlar, anı, öykü, şiir, roman, hatıra ve değişik mesleki konularda yazı yazanlar; ödev ve tez hazırlayan öğrenciler ve öğretim görevlileri, değişik iş kollarında yazışmalar yapan kişi ve kurumlar, reklam ve tanıtım metni hazırlayan şirketler, faaliyet raporları ve reklam/tanıtım metni hazırlayan ajanslar hizmetlerimizden yararlanabilirler.

Metinlerinizi gönderin, biz yayımlanmaya hazır hale getirelim.

 

Kalbin Tartılması

Bu papirüs XIX. Hanedanlık döneminden günümüze ulaşmıştır. Konu olarak ölüm sonrasındaki bir yargılama anını temsil eden sahnelerden oluştuğu için Kalbin Tartılması adıyla da anılır. Bu inceleyeceğimiz örnek genel olarak Mısır Ölüler Kitabı olarak bilinen ancak daha doğru çevirisi ile “gün ışığına çıkış kitabı ya da gizli evin kitabı” eserinde yer alan bir bölümdür. Bu bölüm British Museum da Ani Papirüsü adıyla teşhir edilmektedir.
Ani Papirüsü’nde doğanın ve insanın yedili yapısı sembollerle yer almıştır. Bu yedili yapıda insanı incelemek istersek şu bölümlerden oluşur:
1)Fizik beden(bir insana ilk baktığımızda gördüğümüz fizik olan kısmı.)
2)Enerjetik beden (vücudun içinde akan enerji.)
3)Duygusal beden (tüm duygularını kapsayan beden.)
4)Somut Zihin (“arzuların zihni”de denilen aşağı egonun hizmetinde olan zihin.)
5)Saf Zihin ( İnsanlığın hizmetinde olan, her türlü egoist düşünceden arınmış zihin.)
6)Sezgisel Beden (gerçeğin aracısız kendiliğinden algılandığı beden.)
7)Saf İrade (insandaki en Tanrısal bedendir.)
Bu bedenler fizik bedenden başlayarak üst üste, saf iradeye kadar hiyerarşik bir şekilde dizilirler. Fizik, enerjetik, duygusal ve somut zihin insanın kişilik kısmı, diğer üç üst beden ise insanın bireysel kısmıdır. İnsan bilinci bu bedenler arasında bir asansör gibi hareket eder ve nerede ise o şekilde dünyayı algılar ve yorumlar. İşte bu yedi katlı yapı Ani Papirüsü’nde sembollerle ifade bulmuştur.
 

 

Papirüs Kağıdı

 

Eski Mısır’da papirüs bitkisinin üzerindeki çiçek kısmı Tanrı Ra’ nın ışınlarını simgeler ve bitkinin gövdesini kestiğimizde bu kesitin piramitleri çağrıştıran bir üçgen şeklinde olduğunu görürüz. Bu nedenlerle bitki sadece işlevsel amaçlarla değil sembolojik anlamlar da çağrıştırdığından sıradan bir seçim değildir ve o dönem insanları için kutsaldır. Peki papirüs kağıt haline nasıl geliyor?

 

Papirüs Bitkileri

 

Nil kıyılarından toplanan bitkinin çiçeği saplarından ayrılır ve imal edilecek papirüs tabakasının genişliği ne kadarsa o boyda saplar kesilir (Papirüsün boyu 1.5 metreden 6 metreye kadar varabilir.). Daha sonra bitkinin yeşil kabuğu soyulur ve içindeki sert beyaz kısım ortaya çıkartılır. İyice dövülerek ince bir şerit haline getirilen bu kısım daha sonra 3-5 gün su içerisinde bekletilerek yumuşaması ve esnemesi sağlanır.
Ardından bu şeritler üst üste örgü gibi yerleştirilerek istenen papirüs tabakası elde edilir. Sonra 5-6 gün de kumaş arasına konulup ağırlık altında preslenen papirüs tabakası iyice suyunu bırakıp iç içe geçmiş olur. Papirüse açık kremden koyu kahveye değişen rengini su içerisinde bekletilme süresi veriyor. Bu işlemlerden sonra papirüs kağıdı kullanılmaya hazırdır. İşte Ani Papirisü de benzer bir yöntemle hazırlanmıştır.

Psikostazi

 

Psikostazi

Psikostazi (ya da psikostasya), eski Mısır tradisyonundaki bir kavramın eski Yunanca’daki adıdır. Terim psikhe (yaşamsal unsur, nefes, süptil beden) ve statis (tartılma) sözcüklerinden türetilmiştir. Ölüm olayı ile bedenini terk edenlerin yargılanması olan psikostaziye, ölümden sonraki vicdani hesaplaşma olgusunun sembolik öğelerle anlatımı da denilebilir.

Eski Mısır metinlerine göre, her ölü için sözkonusu olacak “tartılma”, ilahe Maat’ın “hakikat salonu” denilen salonunda gerçekleşir. Yeraltı âleminin sorumlusu ve Ra’nın gözü sayılan Maat’ın hiyeroglifi “hakikat, adalet ve doğruluğu” simgeleyen tüydür.

Mısır Ölüler Kitabı’nda ve eski Mısır metinlerinde Psikostazi, özetle, şöyle açıklanır:

  • Ölü, “ka”sıyla (perispriOsiris’in önüne, 42 ilahın huzuruna çıkar. Ezoterikkaynaklara ve sembolizm verilerine göre, bu 42 ilah, Osiris dini’ndeki “öldürmeyeceksin, ağlatmayacaksın! vb.” şeklinde belirtilen 42 kuralın somutlaştırılmış, kişileştirilmiş halleridir ki, burada, kişinin yeryüzünde yaşarken İlâhî Yasalar’ın gereklerine uyup uymamış olması irdelenir.[1]
  • Ölüler Kitabı’na göre, bir süre sonra, yeryüzünde yaşarken yapmış olduklarını görebilmesi için, ölüye hafızası ve anımsama yetisi geri verilir ve tartılma başlar.
  • Bu tartılma ve yargılanma sahnesi Mısır resimlerinde, bir kefesinde ölünün kalbi, diğer kefesinde bir tüyün bulunduğu terazi ile temsil edilir. Bu tüy ve kalp sembolizminde tüy sembolü hemen hemen tüm tradisyonlarda olduğu gibi, hakikat, adalet ve doğruluğu simgeler, kalp ise dünyada yaşarken tüm yaptıklarını gözünden kaçırmamış olan manevi tanığı vicdanı simgeler. Mısır hiyeroglif yazısında kalp, ters üçgen biçimli bir vazoyla ifade edilir; “hakikat”in hiyeroglifi ise tüydür.
  • Ölü, yeryüzünde yaşarken hangi fiilleri işlediğini ve hangi kuralları çiğnemediğini bir bir sayar.
  • Kalp, yani vicdan eski Mısır metinlerinde Horus’un sesinin duyulduğu yer olarak belirtilir. Birçok eski Mısır metninde rastlanan “bir insanın kalbi onun bireysel ilahıdır” (Viyana Müzesi) ve “ey kalbimdeki Tanrı” şeklindeki ifadelerden de anlaşılabileceği gibi, vicdan, tanık olmasının yanı sıra, kendisine hesap soracak olandır. Yani ölüyü yargılayacak olan, kendi içindeki ilahtır; kendi vicdanıdır. Bunu simgelemek üzere, mumyaların içinde bırakılan tek iç organ kalpti (“ab”). Eski Mısır inisiyasyonunda eğitim görmüş olduğu ileri sürülen Platon, bu aşamayı varlığın kendi kendini yargılaması olarak kabul eder.
  • Ölüler Kitabı’na göre, bu yargılanma sonunda, ölü, kötü şeylerin anısını ağzından ifrazat olarak dışarıya atar. Bir diğer Mısır metnine göre ise, yargılanma sonucunda günahkar çıkan ölüler timsah başlı Ammait (Ammit) tarafından yenirler. Bu “ölü yiyiciler” sembolizmi Tibet Ölüler Kitabı’nda ve eski İran tradisyonlarında da bulunmaktadır.
  • Mısır Ölüler Kitabı’na göre, daha sonra ölülerden bazıları kısa süre sonra tekrar yeryüzünde doğarlar; bazıları ise “büyük ışığa” doğru çekilirler, kendilerine bir süre rehberlik yapıldıktan sonra Osiris’in uygun görmesi halinde onlar da, tekrar yeryüzünde doğarlar.

Eski Mısır’ın psikostazi kavramının bir benzerine, vaktiyle Harran Ovası’nda yaşamış bulunan Sâbiîler’de rastlanır. Psikostazi’deki terazi bu tradisyonda Abatur’un terazisi olarak adlandırılır.(Abatur’un eski Mısır’daki çakal başlı Anubis’in bir versiyonu olduğu ileri sürülür.)

Kaynaklar:
TEB, Prof. Jorge Angel Livraga Rizzi
http://www.britishmuseum.org/

wikipedia Vikipedi, özgür ansiklopedi

Kopuk Zincir – Orhan Koçak

Şiirimizin en güçlü eleştiri damarlarından birini geliştiren Orhan Koçak “Bahisleri Yükseltmek” ile geçen senenin en önemli çalışmalarından birisini okurlara sundu.  Metis Kitap şimdi Orhan Koçak’ın yeni bir kitabını daha hazırlıyor.

 

Orhan Koçak’ın 2011′de yayımladığımız, Turgut Uyar şiirini konu alan Bahisleri Yükseltmek kitabı ilgili okurlarımız için tam bir armağandı: Sırada Kopuk Zincir var. Kitap Koçak’ın 1993-2011 yılları arasında şiir üzerine yazdığı 19 makaleyi bir araya getiriyor.

Nâzım Hikmet, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Ece Ayhan, Süreyya Berfe, Mehmet Taner, İzzet Yasar, Abdülkadir Budak, Enis Batur, Haydar Ergülen, Mahmut Temizyürek, Komet, Necmi Zekâ ve Bedirhan Toprak’ın şiirleri/kitapları vesilesiyle kaleme alınmış ve çeşitli dergilerde uzun bir zaman aralığında yayımlanmış bu yazılar, Orhan Koçak’ın eleştiri tarzının ayırt edici çizgilerini ve Türkçe modern şiirin estetik ve teorik çerçevesini göstermesi açısından son derece kıymetli bir kaynak.

YAZAR HAKKINDA: Orhan Koçak 1948, İstanbul doğumlu. ODTÜ’de iktisat ve sosyoloji okudu. 1987-2002 yılları arasında yayımlanan Defter dergisinin yayın kurulunda yer aldı. Psikanaliz, Marksizm, eleştirel teori, Frankfurt Okulu ve edebiyat eleştirisi alanındaki yazılarıyla tanınmaktadır.

METİS’TEKİ DİĞER KİTAPLARI: İmgenin Halleri 1995 (Baskısı yok) , Bahisleri Yükseltmek 2011.

METİS

Kopuk Zincir - Orhan Koçak

“İnsanlara eğlence vaat etmiyorum, muğlaklık vaat ediyorum.”

Bu yılın en çok merak edilen Türk filmlerinden Yeraltı 13 Nisan’da vizyona giriyor. En son 2009’da Kıskanmak filmiyle karşımıza çıkan Zeki Demirkubuz; Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ının serbest bir uyarlaması olan filmde, Ankaralı bir memurun yalnızlığı üzerinden insanoğlunun çelişkilerine bakıyor. Demirkubuz’laYeraltından yola çıkarak Dostoyevski sevgisini, insanın çıkmazlarını ve “kötülük”e bakışını tartıştık.

 

Not: Bu söyleşi filmle ilgili gelişmeler hakkında bilgi vermektedir.

Sıkı bir Dostoyevskici olduğunuzu, hatta onu kardeşiniz gibi gördüğünüzü söylüyorsunuz. Dostoyevski’nin diğer eserleri yerine, Yeraltından Notlarıtercih etmenizin özel bir sebebi var mı?

 

Dostoyevski hikâyeleri ya da romanları arasında film yapma arzu ve isteğimin en zayıf gözükeniydi Yeraltından Notlar. Uzun zamandır Budala’yı çalışıyorum, Suç ve Ceza’yı da çok eskiden beri çalışıyorum, yedi-sekiz versiyon yazdım. Zaman zaman Karamazov Kardeşler’e yoğunlaşıyorum. Tabii bunlarla birlikte bir de kendi senaryolarım, hikâyelerim olunca insanın bayağı kafası karışıyor. Bu kitabın daha soyut bir yanı var. İki üç sene önce Bekleme Odası’nın devamını çekme düşüncesi oluştu. Bekleme Odası’ndaki yönetmenin beş, on yıl sonrasını çekecektim. Asistanıyla evlenmiş, çocukları olmuş ama adamın kafası hâlâ aynı çalıştığı için eşinden ayrılmış, ilişkileri çocukları yüzünden devam ediyor. Adam biraz sertliğini kaybetmiş, yumuşamış, hatta biraz komikleşmiş, her şeyi ve kendini alaya alabilen biri olacaktı. Fakat bunun ayarını bir türlü bulamıyordum, ciddiyetle mizahi tonların ağır bastığı bir şey arasında gidip geliyordu. Filmde eşim Nurhayat, ben ve kızım Yazgı oynayacaktık; kendi deneyimlerim üzerinden trajikomik bir film yapma düşüncesiydi. Bunlar üzerine derinleştikçe, insanlık durumlarıyla ilgili düşündükçeYeraltından Notlar’ı hatırlamaya başladım. Tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Okuduğumda kitapta o güne kadar fark etmediğim başka şeyler görmeye başladım ve bu beni daha çok heyecanlandırdı. Bir işe başlayıp bitirdiğim zaman bunu klâsik bir iş gibi görmem, bu sanatta büyük handikaptır. Yaparsın, yıllarca emek verirsin en son aşamada çöpe atabilirsin, bunu yapabilmek lazım. Bıraktım öbür işleri ve Yeraltı’na yöneldim. Çünkü mesele olarak daha çok şey sunabilme imkânı vardı. Yeraltından Notlar’a insanlığın el kitabı, sözlüğü gibi bir anlam yüklüyorum. Dolayısıyla film yapma konusundaki bütün riskleri de barındıran bir şeydi bu. Çünkü Yeraltından Notlar’ın her cümlesi ayrı bir kitap konusudur. Bu açıdan da Dostoyevski’nin bütün kitaplarından daha güçlüdür. Böyle bir duygu oluştu ve bu duygu araya bir yaz girmesine rağmen bırakmadı beni. Böyle bir duygu yazın da devam ediyorsa, o yazın telaşında ve gündelik hafifliğinde de kendini unutturmuyorsa bir değeri vardır. Ondan sonraki kışla birlikte, iyice yükseldi bu duygu. Bu hikâyenin duygusu biraz kıştır. Havalar kapanıp kasvet çöktükçe o duygular artıyor nedense. Filmin ilk versiyonunda adam yine yönetmendi, sadece hikâyeyi değiştirmiştim. Ama sonra bu süreç anakronik bir biçimde ilerleye ilerleye hikâyenin gücünü artırmak, izleyicide oluşabilecek öznellikleri gidermek duygusuyla birlikte karakter Ankaralı bir memur olmaya doğru kendiliğinden gitmeye başladı.

 

Seyircinin de empati kurabileceği bir karakter Muharrem.

Hem empati kurabileceği hem de bana çok büyük alanlar açmaya başladı bu tercih. Mesele öz olarak aynı. Bir meseleyi entelektüel bir yönetmen üzerinden başlayıp, Ankaralı memura da inandırıcı kılabilme öğretici bir şeydi benim için. Fakat sinemanın edebiyata ve yazıya göre sorumlulukları daha nettir, açıktır ve risklidir. Bir şeyi göstererek anlatmaya çalıştığında gerçeklik duygusu, inandırıcılık meselesi daha acımasızlaşır. Aslında herkesteki ilk fikir şu, Yeraltından NotlarDostoyevski’nin filmleştirilmesi en zor kitabıdır. Bu ilk açıdan bakıldığında doğru fakat çok derinine girdikten sonra ben tam tersi bir şey gördüm. Kitabın ikinci bölümünde iki tane çok sinematik olay var: Omuz çarpma ile başlayan aşağılanma hikâyesi ve yemekteki aşağılanma hikâyesi. Birinci bölümde ise bu olayların anlam ve içeriğine dair inanılmaz önemli bir yazı var.  Bütün bunları düşündükçe o küçücük kitap dev bir olanak haline geldi. Bu kadar felsefi ve tanımlayıcı bir metni sinemaya yansıtmanın handikaplarından kurtulmak için bir tek şunu yaptım; son beş altı ay tamamen unuttum kitabı, hiç bakmadım ve inanılmaz bir eliminasyona tabi tuttum. Bütün büyük lafları yavaş yavaş atıp, onlara karşı soğuyup, yabancılaşıp tamamen kendi gözlemlerime, gündelik hayatıma, bende bir duygu uyandıran, empati kurabildiğim olaylara yoğunlaştım. Muharrem’i insan kılacak, gerçek kılacak şeylere ağırlık vermeye başladım. İşte o kül hikâyeleri, televizyonla konuşma, yumurta yapma, akşam işten çıkınca ne yapayım kaygısı… Bunu yapmadığım takdirde ortaya soyut düzeyde, geveze bir film çıkma ihtimali vardı. Böyle anakronik bir biçimde gelişti diyebilirim.

Diyaloglar daha azdı önceki filmlerinize göre. Yeraltı’nda görüntü daha ön plânda sanki.

Ama yemek sahnesini düşünürsek, orada diğer filmlerden daha çok diyalog var. Diyalogların az ya da fazla olmasının benim için bir önemi yok. Hikâyenin, kahramanlara yüklediğim kişiliklerin bir sonucudur tercihlerim. Bu gevezelik yaparak da olabilir, sessiz kalarak  da.

Biçime biraz daha önem verdiğiniz söylenebilir mi? Görüntüler, mekânlar, ışık mesela…

Aslında çok da değil. Bu filmde diğer birçok filmlerimde kullandığımdan daha az, neredeyse sıfıra yakın ışık kullandım. Ama dijital çekmenin verdiği imkânlar çok büyük; hem sabır hem de zaman konusunda. Benim de zaman içerisinde daha olgun, tez canlılığımı denetleyebilen bir adam olmamın da etkisi oldu. Ama böyle görünmesinin en büyük nedeni aslında sinemadaki teknolojik seviye. Bugün ülke sinemalarında biçim denen şeyin ciddi bir kısmının ülkelerin teknolojik imkânlarından kaynaklandığını da söylemek lazım. Bu filmi dünyanın en iyi kameralarından biriyle çektim, en iyi “color” programlarından biriyle çalıştık. Dolayısıyla böyle bir film çıktı ortaya. Masumiyet bu imkânlarla çekilseydi benim en güçlü, sinematografik filmim olabilirdi. Ama ben estetiği ve fotoğrafı sinemada kendinden menkul bir şekilde kullanmaktan ve göstermekten nefret eden biriyim.

Biçim adamın yalnızlığını, hayatını da yansıtan bir şey olmuş aynı zamanda.

Artık daha sakin ve biraz da zamanın, yaşın etkisiyle, bir şeyi anlatmak için gereken mesafe ve vicdan duygusunun kendi açımdan daha olgunlaştığını düşünüyorum. Bu biraz da hikâyenin getirdiği bir şey, biçimi belirliyor bir bakıma.

Nedensizlik girdabında kendi içine düşen ve burada bataklığa saplanan bir adamın hezeyanını anlatıyorsunuz. Aslında biraz da mecburiyet belki görüntüler ve ışık üzerinden anlatmak?

Evet, onun başka bir yolu yok. Bunu başka türlü zaten çekemezsiniz. O adamın çalışacağı iş yeri, o sokaklar, evin içi aşağı yukarı böyle olur. Ama ben teknik süreçten iyice kurtulup baktığımda mekânlar, kostümler, sokaklar itibariyle o adamın hayatında olabilecek düzeyde bir kirin gözüktüğünü düşünüyorum

Buradan hareketle filmin sonunda Muharrem’in evini yıkması, kendi kişisel yıkımını simgeliyor diyebilir miyiz?

İlk bakışta böyle düşünülebilir. Fakat ben o konulara böyle düşünülebilecek bir alan açmama rağmen özünde başka türlü bakıyorum. O sahneyi düşünürken ve çekerken bu dediğin benim aklıma hiç gelmedi, senin söylediğin hezeyan da… Ben bunları gerçeklik duygusunun içinde ele alıyorum, aksi takdirde bu hikâyenin herhangi bir vicdanı kalmaz. Seyircide marjinal bir şey izliyorum duygusu yaratır ki ben bunun için asla film çekmem. Benim için neydi diye sorarsanız, en basit haliyle şu: Ben duygusu denilen şeyin ölçüsünü kaçırdığımız zaman ve bu ben’imizle kurduğumuz ilişkiyi derinleştirdiğimiz ölçüde bunun tahribat dışında başka bir yolu yok. Ben bu filmi şöyle bir düşüncenin sonucunda çektim; insanın, insanlığın en tarihsel mücadelesi kendi ben’ine karşı olan mücadeledir. Bütün dinlerin, ideolojilerin, geleneklerin, kültürlerin bu ben’i terbiye etmek, hayatımızda yarattığı acıları ve neden olabileceği tahribatı önlemek çabasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum.

Son sahnede egosu yükseldiği için mi öyle davranıyor?

Egosu yükseldiği için ve kendinden kurtulamayan, dışarıya bakamayan, artık başkalarını göremeyen, kendisiyle ve ben’iyle o denli bir bağ kuran biri olduğu için. Başka türlü de olabilirdi bu. Ben duygusunun bizi götüreceği bir mecrayı orada aslında hissettirmek istedim. Muharrem’i boş verin, ben kendi hayatımda da bunu yaşıyorum.

Muharrem’in asıl meselesi başkası olamayacağını bilmenin, kendi varlığına mecburiyetin krizi mi?

Aynen öyle. Nitekim bu çoğu zaman büyük bir farkındalıkla birlikte bile gidebiliyor. “Ben neden böyleyim? Değerli olanın farkına vardıkça neden bataklığıma daha çok gömülüyorum?” denilip, o bataklığa gömülme süreci devam ediyor. O aslında bataklığa daha çok gömülmenin görsel hali.

Ben şöyle de algıladım aslında o sahneyi. Temizlikçi kadınla kavga ediyor, kadın ona “Sana göstereceğim, bunun bedelini ödeyeceksin.” diyor. Muharrem de belki korkusundan yapıyor. Diğerleri beni tahrip etmeden önce ben kendime zarar vereyim diyor.

Yok, o kadar olamaz. Onu süreçle birlikte düşünmek lazım. Filmde gösterilen zamanın da daha öncesinde başlayan, adım adım gelen bir nokta oldu.

Film boyunca Muharrem kendi iç dünyasında sürekli bir yıkım yaşıyor zaten…

Evet.

Ama ötekilerle kurduğu ilişkide de öyle değil mi? Arkadaşlarım beni rezil etmeden ben onların karşısında kendimi rezil edeyim der gibi.

O da bir tür ben duygusu, kendinden kurtulamama halinin bizi düşürdüğü komik, duruma göre trajik, acı verici ya da utanç verici şeyler… Ben duygusunun böyle bir kültürel yapıda, insan ilişkilerinin böyle olduğu bir dünyada kaçınılmaz sonuçlarından biri bu.

Muharrem’in aşağılık duygusu da hep kibriyle iç içe. Ben duygusundan kastınız herhalde biraz da bu.

Tabii. Nietzsche’nin bahsettiği “Onlar hep birlikte, bense tek başımayım.” gibi.

Filmde sürekli ben-biz gerilimi var zaten. Yemekte zirveye çıkıyor bu. Yemek sahnesinin sonunda her iki taraf da kendini muzaffer ilân ediyor. Muharem ben onları yendim diyor ve şarkı söylüyor, diğerleri de birlikte şarkı söylüyor. Bu biz-ben hiç uzlaşamayacaklar mı?

Uzlaşılacak, uzlaşılmayacak diyemiyorum ama şöyle bir şey söyleyebilirim. Dostoyevski’nin bana gösterdiği en büyük gerçeklerden yola çıkarak: Bütün gerçek egodan geliyorsa ve olgular insan bilincinden yola çıkılarak anlaşılacaksa, davranışlarımızın “ben” dışında bir nedeni nasıl olabilir? Mesele bu aslında. Ben dediğimiz şey özellikle bizim ülkemizde, aslında toplumsallığı içeren her yerde toplumsal kriterlere tabi tutularak ya da geleneğe, genel kurallara tabi tutularak anlaşılan, bu yüzden de anlaşılamayan, hep bencillikle karıştırılan bir şey olduğundan çok kötücül bir biçimde ele alınıyor. Oysa ben duygusunun içerdiği yığınla birbiriyle çelişik şey vardır. İyilik duygusundan nedensiz kötülüğe kadar, utanç duygusundan kendini gösterme arzusuna kadar, mütevazılıktan egosantrikliğe kadar bir yığın şey. İnsan bunların toplamıdır. İnsanın karnında bunların hepsi durur.

Yeraltından Notlar’da bu bir kısırdöngüye dönüşmüyor mu? Suç ve Ceza’da kurtuluşçu bir havaya giriyor ama burada sanki o yok.

Dönüşmüyor bence. O dekora, kırma dökmelere aldanıp bir mutsuzluk tablosu okumak doğru değil. Çünkü artık başka bir adam olamayacağını öğrenmek, bir anlamda da gerçekle bir bağ kurmak anlamına gelir bu. Belki ondan sonra bu adam hayatını değiştirecek. Çünkü insanın hayat ve kendisi karşısında düştüğü en sert durumlardan biri yaşamak zorunda olduğu gerçekten çok, belirsizlik ve anlayamama durumundan kaynaklanır. Bir idam mahkûmunu aylarca yarın öldürüleceksin diye beklettiğinde bu adamın hissedeceği şeyle, iki gün sonra idam edileceksin denilen durum arasında çok büyük bir fark vardır. Muharrem’i şöyle ya da böyle bir ibret tablosu olarak ele almıyorum. Bu nedenle Yeraltından Notlar’ın öyle bir kısırdöngü haline dönüştüğü konusundan çok emin değilim. Böyle bir ihtimal de var. Ama gerçeği bulup, gerçeğe dokunup oradan başka bir varlık, başka bir varoluş oluşturabilme ihtimali de var. Kaldı ki ilk filmlerimden beri sürekli gerçeğe iyilikle, değerli olanla olduğu kadar, değersiz ve aşağılık olanla da varılabileceğini göstermeye çalışıyorum.

Filmin sonunda Muharrem kadınla baş başa kaldığında “İyi olmak istiyorum ama olamıyorum.” diyor. Burada olumlu manada bir kırılma yaşayacak mı, derken tekrar hayvani hırıltıyı çıkarıyor. En sonunda zaten kendini tekrar kendi içine gömüyor. Bir kısırdöngü, çıkış yok hissi uyandırıyor bunlar.

Tabii, benim filmlerime bir umut ya da çıkış kriteri koyarsan benim orada diyebileceğim bir şey kalmaz. Çünkü meseleye bir umut-umutsuzluk, çıkış-çıkışsızlık kriteriyle bakmanın, iyi niyetli de olsa, son tahlilde ideolojik ve bir iktidar öğretisine hizmet ettiğini düşünen biriyim. Yani umut ve umutsuzluğun insanlık tarihindeki en büyük ideolojilerden ve insanın kendini yanıltma, gerçeklerden uzaklaşma açısından en büyük tuzaklarından biri olduğunu düşünüyorum. O sahneyi yazarken ben de bir sürü soru sordum kendime. Ama bunun gerçekliğine dair bir hayat sezgim var ve bu nedenle yapıyorum tüm bunları. Bütün o hikâyede Muharrem’in gücünün yettiği tek insan, bilmediğimiz nedenlerden dolayı, o kadın. Belki kadının kişiliğinden kaynaklanıyor bu, iyilik duygusundan, belki de çaresizliğinden. Orasıyla ilgilenmiyorum zaten. Benim ölçüm, o sahnenin insani bir durum olarak inandırıcı gelip gelmemesi. Benim hayatım sürekli bunlara tanık olmakla geçti. Ben bunu İtiraf’ta da anlattım, hatta orada daha net anlattım: Kadını önce dövüp, öldürmeye kalkıp sonra da ayaklarına kapanması. Bu durum insani mi, değil mi? Benim ölçüm bu.

Peki değişimi nerede göreceğiz? Dediniz ki belki filmin sonunda adam bambaşka bir hayat yaşayacak.

Değişimi göstermek gibi bir derdim olmadı benim. Onu ben insanlara bırakıyorum. Artık değişemeyeceğini, yani gerçeği kabul etmek bir değişimin başlangıcı olabilir mi, olamaz mı; ona artık izleyen karar versin.

Olumsuz bir tablo değil diyorsunuz.

Ben bir defa garabete, kötülüğe, utanca böyle bakmıyorum. Kişiliği ve yaşam duygusu olan bir insan ki insanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Mesela pişmanlık duygusunun insan olma anlamında en değerli duygulardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Düşünen bir insan neden bu konuya dediğim gibi baksın ki? Utanç duygusunun bir değeri varsa eğer, pişmanlık duygusunun bir değeri varsa bu hissettiğimiz utanç ve pişmanlık duygusu neden bir değişimin başlangıcı olmasın? Doğru değil mi? Bir kişisel ilişkinde bir insanın utandığını görmek seni umutlandırıcı bir şey olmuyor mu?

İnsan hayatında bir kırılma diyorsunuz.

Evet, sen bundan etkilenmez misin? Sen bunu umutlu bir duygu olarak görmez misin? Birinin utandığını görmek, kötülükte ısrar eden birinin bir aşamada kendinden utandığını, başını önüne eğdiğini görmek umutlu bir şey değil midir?

Umutludur ama pişman olduktan sonra devam ediyorsa…

İşte onu bilmiyoruz.

Muharrem pişman mıydı sizce?

Onu bilmiyoruz. Ben hiçbir zaman hiçbir filmimde öyle bir şeyi anlatma iddiasında değilim. Ben meseleyi koyup, kendimce anlamları oluşturum. Gidişat üzerinde hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunabilecek biri değilim, bulunanlara da asla inanmam. O zaman daha açık konuşalım: İdeolojilere, toplumsal düşüncelere, dinlere dair taşıdığım kuşku ve koyduğum mesafenin nedeni bu zaten.

Muharrem, toplumun, siyasetin, bürokrasinin, otoritelerin kurguladığı birey olmaya karşı bir direnç sergiliyor diyebilir miyiz? Ankara’yı tercih etmeniz ya da Muharrem’in bir memur olması da bu açıdan anlamlı.

Aynen öyle. Bu filmi çekmemin birkaç tane önemli dürtüsünden bir tanesi budur. Çünkü bir ülkenin değerleri demek, bir ülkenin genel ahlâk anlayışı -ki bu bence çok yanlış bir terim ahlâk hiçbir zaman genel bir şey olamaz-, bir ülkenin düzeninin insanlara öğrettiği en temel şeylerden bir tanesi şudur: İnsanların kişilikleriyle, gerçekleriyle değil,  kimlikleri, nüfus cüzdanları, toplumsal konumlanışı itibariyle ele alıp böyle bir varlık haline getirme çabasıdır. Düzen ve iktidarların yapabildikleri oranda güçlenmesinin en büyük nedenidir. Düz baktığımız zaman, Muharrem memur ve kurgunun bir parçası. İşte Yeraltından Notlarkitabının iddiası da bu. Benim de bu filmi yapma iddia ve dürtülerimden bir tanesi. İktidarlar, düzen duygusu bunu böyle algılar. Ama onun gerçeğine gittiğiniz zaman siz o gördüğünüze inanmayın, çünkü bu adam boyun eğiyormuş, size uyuyormuş gibi görünse de başka bir hayatı var. Camus’nün söylediği “İnsan söylediklerinden daha fazla sakladıklarıyla insandır.” meselesi gibi. Bu da bu filmin iddialarından bir tanesi.

Muharrem burada tüm bu sahte ilişkilere karşı durarak özgürleşiyor mu? Bu bir özgürleşme süreci midir? Böyle bir özgürleşme insanı nasıl bir noktaya taşır?

Yaşadığımız her şey, ahlâklı-ahlâksız, iyi-kötü, doğru-yanlış her şey özgürleşmeye hizmet eder. Ama burada bu kavram kullanıldığı ve bir kriter haline geldiği zaman benim kendimi iyi hissetmediğim şöyle bir durum oluşuyor. Bu özgürleşme dediğimiz şey bir sınırı olan, şu şu şu olduğu zaman gerçekleşen bir şey olmadığı, bir süreç olduğu için ben buna özgürleşme desem bile özgürleşmenin bu ideolojik tanımı yüzünden böyle bir parantez açmak durumunda kalıyorum. Her insan, bırakalım Muharrem’i, ertesi güne uyanan her insan, o gece ölmeyen ve bir gün daha yaşayan insan biraz daha özgürleşmiş demektir aslında. Tabii bu özgürleşmeye nasıl bir anlam yüklediğimizle de ilgili. Hadi o kadar korkmayayım, çekinmeyeyim angaje olmaktan. Yanlış, doğru çok önemi olmadan şöyle baktığımızda hikâyeye, olup bitene ve kahramanlara; doğru ya da yanlış önemi olmadan itiraz eden, daha insan olmaya çalışan adam elbette Muharrem’dir.

Ama iki türlü hali var: Bir yandan üst-insan, belki kendini öyle hissediyor, bir yandan da uluyor, hırıldıyor. Hayvan sesleri ile insan olmayı da reddediyor gibi bir durum var.

Hayır, hayır.

Ya da insan olmak, en özüne gittiğimiz zaman durum bu mudur, hayvanlaşmak mı?

Çok güzel. Bakın, orada bu sahip olduğumuz bilgi ve kavramlara karşı acımasız bir şüpheciliği sürekli taşımamız gerekiyor. Bunu böyle gösterişçi bir okuma ile ele aldığın zaman hemen dediğin gibi söylenebilir. Sadece o değil, o belgesellere duyduğu ilgi, köpekleşmesi, o balıklar… Ama benim için şöyle bir şey bu: Hayvanla empati kurabilmek bir insanın hayvanlaşma eğilimi taşıdığına mı daha çok delalettir?

Ben hayvanlaşmayı olumsuz olarak söylemedim.

Ben o anlamda almadım zaten. Hayvanla empati insanlaşma eğilimine daha çok yöneldiğini gösterir. Çünkü böyle bir empatiyi gösterebilme gücü, bir hayvanla bire bir empati kurma, ondan kendine bir şey alabilme gücü göstermek bence insanlaşmaya dair bir şeydir.

Ama orada ulumasını ve kadına hırıldamasını nasıl açıklıyorsunuz?

Küçük bir oyun o.

Ama kadını kovuyor. Oyun olarak görmek basitleştirmek olmaz mı?

Hayır, hayır. Ben sadece ondan bahsetmedim, ulumaktan da bahsettim. İğrenç bir şarkıyı duyarsın ve kafana takılır. Dersin ki ya ne yapıyor bu insanlar, ne kadar iğrençleşti dersin. On adım yürürsün bu fikrini unutursun, bakmışsın taklit etmeye çalışıyorsun. Ben bu filmleri yaparken, oturup da anlamlarıyla değil de zaman zaman nedensiz, zaman zaman gözleme dayalı yaklaşmaya çalışıyorum. Zaten insanın akli olduğu kadar akıldışı bir varlık olduğunu duyumsatmak üzerine bir film ve roman bu.

Sizin çok dillendirdiğiniz bir şey bu, insanın akli olduğu kadar akıldışı bir varlık olması. Bu vurgu herhalde diğer filmlerinize nazaran en çokYeraltı’nda var.

Evet, en yüksek ve en açık olduğu film. Yıllardır bu fikir diğer filmlerimde hep muğlak bulundu. Yıllar önce hatırlıyorum, bu şey uğruna bir film yapacağım dedim. Ve bu film o film işte. Muharrem’e ve insana, kurgusal bir varlık haline getirme çabalarının bir parçası olarak sürekli akli olan dayatılıyor. Bu sürekli duygumuzun inkârına neden olan, bizleri sürekli sığlaştıran, sürekli düzenin ve iktidarın bir parçası haline getiren -ki ben kapitalizmin en büyük gücünün burada olduğunu düşünüyorum-  bir süreç. Dostoyevski, Nietzsche gibi adamların -ki üzerine kitap yazdı Nietzsche bunun- bu kadar basit gibi gözüken bu meseleyi delirecek kadar önemsemelerinin nedeni bu. Ben bu filmi yapıp da sloganlaştırıp, insanlara bir şey anlatmak isteyen adam pozisyonuna düşmek istemediğim için imtina ediyorum. Bu romantik bir muhaliflik duygusu değil. Ben buna yıllarımı verdim. Dostoyevski kadar üzerine kafa patlattım. Orada, akıldışılığındaki aklı da hissetmeye başladım. Yeraltından Notlar romanın en büyük mesajı şu: İki kere iki dört demek zorbalıktır, yaşasın iki kere iki beş, der. Yani özgürlüğü ve insanlaşmayı iki kere ikinin beş olduğuna inanmak olarak algılar. Şimdi bu aynı zamanda bir itirazdır. Muhaliflik duygusudur.

Ama ondan sonra iki kere iki beşin iktidarı gelmeyecek mi?

O apayrı bir konu. Şu andaki derdimiz iki kere iki dördü yıkmak.

Ama akıldışılığı da akılla savunuyorsunuz. O da akılın bir parçası değil mi?

Akıldışılık dediğimiz zaman aklı inkâr etmek anlamına gelmiyor. Sonuçlarını yaşadığımız akıldan bahsediyoruz. Yani akıldışılık, Nietzsche’nin o akıldışılığa yaptığı vurgu, aklı inkâr etmek değildir. Aklını belki bugüne kadar yeryüzünde en üst düzeyde kullanan adamlardan biri olarak bunu zaten yapamaz. Ben de yapamam. Ama muhakeme gücünden yoksun bir akıl vardır. Ya da akıl gibi görünen bir öğreti de çoğu zaman akıldır. Bugün koskoca insanlara doğdukları andan itibaren bir şeyler öğretiliyor ve bu insanlar ben akıllıyım diye, gerçekte kendine ait hiçbir bağ olmadığı halde bunların taşıyıcılığını yapıyor. Akıl dediğimiz şey, şüphenin ve sorgunun sonucu, bir vicdan muhakemesiyle elde edilen pür deneyim ya da bilgidir.

Kavramları şöyle algılamayın, böyle algılamayın diyorsunuz ama onları da algılamayınca bir belirsizlik ortaya çıkıyor. Muhalefet nasıl olacak?

Evet başka bir çarem yok.

Çözüme dayalı bir muhalefet değil o zaman bu.

Doğru.

Başta konuştuğumuz kısırdöngü de bununla alakalı değil mi?

Haklısınız, bunu kabul ediyorum. Çünkü adalet, adil bir dünya duygusu, dünya derdi olan, insanca yaşamak gibi bir derdi olan bütün insanların bana fikirlerim ya da filmlerimi izledikten sonra söyledikleri bu, ki bu insanlar Müslüman olabilir, sosyalist olabilir. Benim konumlanışım açısından aşağı yukarı hepsi aynı. Bunu kabul ediyorum. Orada bir haklılıkları var. Ama bu haklılık nedenleri itibariyle bir haklılık değil, sadece sonuç. Ben daha büyük, derin bir yerden itiraz ettiğimi düşünerek burada ısrar ediyorum. Bunu anlıyorum ve hak da veriyorum. Ama insanın doğası gereği böyle bir adalet duygusunun, böyle bir adil dünya özleminin hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğine dair fikrim varsa ben de bir şey yapamıyorum bu konuda.

Paralel olarak filmde tamamen bir değersizlik duygusu, sinematografisi var. Bütün bu değersizlikten sizin üretmek istediğiniz değeri tanımlamanız mümkün mü?

Yıllardır bunun açıklamasını yapmakta çok zorlanıyorum.. Bunun açıklamasını yapmak zorunda kalmak beni biraz utandırıyor doğrusu. Yani görüntüde haklı gibi gözükse de gerçekte haklı olmayan şöyle bir durum var. Bir adam hem özyaşamı itibariyle hem ahlaki dertleri itibariyle böyle bir şeyi neden anlatsın, neden bu alanda gezinsin? Bu adamın bunları anlatmakla ilgili gerçek derdi, özlemleri ya da arayışı bu kadar mı muğlak? Bu, benim bu ülkede tabi tutulduğum en büyük acımasızlıklardan bir tanesi. Bireysel olarak yaşadığı çok ağır şeylerden bile hiçbir zaman şikâyet etmemiş biri olarak bu konu beni bayağı üzüyor. Bir insanın sekiz-dokuz tane film yapıp, yirmi senedir bu meselelerle ilgili hiçbir beklentisi olmadan uğraşması için deli olması lazım zaten.

Aslında sorum sadece Yeraltı filmi içindi.

Bir açıdan bakıldığında bütün filmler için söyleyebiliriz bunu. Daha açık söyleyeyim o zaman. Doğruyu gösterme meselesi çok karışık bir mesele. Ben zaten gerçeği de göstermiyorum, gösteremem de zaten. Ben sadece gerçeği duyumsatmaya çalışıyorum. Hem bir film yapacaksın hem soruları ve kuşkuları ön plâna çıkarmaya çalışacaksın hem de açık şeyler söylemekten, didaktik olmaktan imtina edeceksin. Çünkü bunlar bir sanat yapıtının vicdanını ve ruhunu zedeleyen, sanat yapmayı gereksizleştiren bir durum.

Biraz tartışmak istediğimiz, filmlerdeki muhalif hava. Siz bireyleşmeyi bir muhalefet olarak görüyorsunuz, kollektivizme karşı şüphenize de katılıyorum, orada bir sıkıntı yok. Ama Muharrem’in içsel durumu nasıl muhalefet yaratabilir ki?

Ben o cümleyi hiçbir zaman kullanmadım. Ben muhalefet yapmıyorum.

İki kere iki dört yerine, iki kere iki beş diyorsunuz. Düzene yönelik bir muhalefet yok mu Yeraltı’nda?

Bu her şeyden önce bir tür düzen eleştirisidir. Ama düzen eleştirisidir derken, mesela muhaliflerin de eleştirisi anlamına gelir. Muhaliflerin de içinde olduğu… İki kere iki dört değil de beş meselesine ben biraz buradan bakıyorum. Nietzsche ya da Dostoyevski’ye yakınlık hissettiğim yan daha çok bu. Orada muhalefet meselesi işin içinde girdiğinde konu biraz çetrefilleşiyor. Çünkü benim buna yüklediğim anlam biraz karışık. Anlaşılacak derecede basit bir film bence Yeraltı. Ama filmi okumaya gelince, mesele böyle bir hâl alıyor. Şimdi muhalefet falan boş verin, insanın tanımına dair gördüğüm başka bir şey var. Biraz önce konuştuğumuz yer; bana bir memur, bir işçi sunuyor düzen…

Ama siz düz bir memur göstermiyorsunuz ki, o zaman düz bir memur gösterirdiniz. Sonuçta kurgulanmış memuru eleştiriyorsunuz. Eleştiri de mi demeyelim?

Ben şimdi Muharrem’in düz bir memur olduğunu iddia etsem sana.

Tamam, kabul ederim.

Ben yüzlerce adam ile delillendirebilirim sana bunu. Orada işte senin gerçekle kurduğun ilişki ile benim gerçekle kurduğum ilişkiye gelir konu. Çünkü ben biraz önce dediğim gibi, insanın gösterdikleriyle, söyledikleriyle değil sakladıklarıyla insan olduğu düşüncesi üzerine film yapıyorum. Mesela bir köye ya da kasabaya uzaktan bakarız ve ne kadar şirindir deriz. Biraz içerisine girdiğin zaman her yer bir gayya kuyusudur. Benim anlatmaya çalıştığım şey bu: Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bunu Amerikan filmlerindeki paranoid bir mesele olarak söylemiyorum. Üstelik iyi bir şeydir bu. Ben mesela insanların geceleri vahşi, çok kötü şeyler yaşayıp, büyük günahlar işleyip, gündüz yine normal olmaya çalışmalarını, gündüz iyi insanmış gibi gözükmeye çalışmalarını iyi bulan biriyim. Buna ikiyüzlülük bile demiyorum. Ama görüntünün, artık böyle ideolojik bile olmaktan çıkıp büyük bir yanılsama haline gelmesiyle, gerçeğin her geçen gün büsbütün dışlanan, yok sayılan bir şey haline gelmesiyle ilgili bir derdim var. Muharrem de bu derdin bir sonucu.

İnsanın sakladıklarının da kurgunun bir parçası olmadığını nereden biliyoruz?

Bilmiyoruz. Muhtemelen öyledir ama o başka bir şey.  Mesela benim devrimlere dair duyduğum inançsızlığın nedenidir bu. Çünkü bir ülkede bir devrim olur, devrimci gözüken şey bir süre sonra bir önceki iktidarın yerini alır. Zaten duyumsatmaya çalıştığım fıtrat işte bu.

Görüntünün ardında saklı bir Muharrem var ama o Muharrem’in de sahici olduğunu nereden biliyoruz?

Ben Muharrem’e bir sahicilik iddiasında bulunmadım. Öyle bir kriterim de yok. Ben zaten hiçbir filmimde kahramanlar, iyiler-kötüler diye ayırmam karakterleri. Bir de ben bir şeyleri cevaplamıyorum gerçekten.

Eşeliyorsunuz sürekli…

Sorular soruyorum ve bunu yaparken de en insani hakkımı kullanıyorum. Ben de böyle bir insanım, benim kafam da böyle çalışıyor. Filmlerim ikiye bölüyor insanları. Bazılarında benlik durumları yüzünden inandırıcı olmadığı hissi, böyle olur mu duygusu geliştiriyor ya da bunu kabul edersek bunun ucu nereye gider duygusu… Ama aynı zamanda da sokağa çıktığında, kendi hayatında karşılaştığında evet diyorsun. Muharrem de aynı şekilde ikiye bölüyor insanları. Eskiden sıkılıyordum bu durumdan, kızıyordum hatta, kimse beni anlamıyor diyordum.  Ama giderek bunu daha çok önemsemeye başladım. Bu izahı zor bir şey… Zaten bu benim sinemadaki iddiam. Yoksa ben niye 12 Eylül filmi çekmiyorum çünkü benim için izahı kolay bir şey bu. Hâlbuki beni korkutan anladığım şey değil, belirsizlik. Ben insanlara eğlence ya da mesajlar vaat etmiyorum, muğlaklık vaat ediyorum. Çünkü bu izahsızlığı ben en mutlu olduğum zamanlarda da yaşıyorum. Ben mutlu bir adamım, iyilik duygusunun egemen olduğu, inanılmaz yaşam sevinci olan bir adamım ama bu işin bir yanı. Bir taraftan o izahsızlık, kendi kendime kaldığımda sürekli aklımda olan bir şey. Çünkü izah etmek için genel olana, verili olana, öğretili olana ve egemen olana teveccüh göstermek durumundasın. O yetmediği zaman işte bu izahsızlık ve belirsizlik duygusundan ötürü, karanlık bile olsa, burada bir şeyler yapmayı daha ahlâki buluyorsun.

Yeraltı’nda da diğer filmlerinizde de sürekli kendi üstüne kapanan bir anlatım var. Bu anlatım kendi içinde ne kadar çeşitlenmeye müsait? Bunu sizin genel filmografiniz için de sormak istiyorum. Çünkü filmleriniz bir yerde de tefekkür süreciniz, sizi nereden nereye taşıyorlar?

Çok doğru bir soru bu. Ama şu çok net, benim hiçbir zaman böyle bir amacım, nereye, kim gibi açık sorularım ve dolayısıyla da açık cevaplarım olamıyor. Çok yenildiğimi, çok yorulduğumu hissettiğim zaman, artık dur dediğimde kendi kendime sorduğum dertler bunlar. Ama bu bir yanıyla da vicdan haline geldi. Öyle bir şey yok, yani bu bir yere gitmez.

Yani kendi içinde döner durur.

Evet, bu kendi içinde döner durur, dediğin gibi. Gitmek gibi bir amaç belirlediğimde, o zaman ben bu filmin sonunu şöyle bitirmem lazım. Mesela Muharrem o kadına ağlar, sonra o ani kötücüllük yerine, iyi bir şey yapma namzedi haline gelir. Sokağa çıkar, evi temizlemeye kalkar.

Böyle bir şey beklemiyoruz sizden. Şok oluruz herhalde.

Böyle bir şey gerektirirdi. O zaman filmlerin hiçbiri olmazdı. Kader’in sonu o zaman öyle bitmez. Aksi takdirde ideolojik dilin bir parçası haline gelmeye başlardı. Yani Lermontov’un  “tatlı yediğiniz yeter, mideniz bozuldu, biraz da acı yeme zamanı”, diyerek Çağımızın Bir Kahramanı’nı yazma refleksini taşıması gibi bir şey bu.

Dostoyevski ile bu kadar hemhal olmanız muhakkak eserlerinizi zenginleştiriyor fakat bu kadar etkisi altında olmanın ifadenizi sınırlandırdığını da düşünüyor musunuz hiç?

Sınırladığı gibi göründüğünü biliyorum. Ama beni sınırlayamaz. Aksine beni beslediği için böyle bir ilişki var. Ama bunun böyle ya da daha kötü, daha farklı şekillerde göründüğünü görebiliyorum. Bu benimle de çok ilgili değil. Çok net hatırlıyorum ki ben çocukluğumda da bu temalarla ilgiliydim. Hayata belki sezgileriyle de olsa böyle bakan biriydim. Gösterilenin arkasında başka bir şey arardım. Mesela ilk acıyı fark ettiğim an, bana top alınmadığı ya da babam beni dövdüğü için değildi. Her gün hortumla dayak yerdim ama hiç acı çekmezdim. Canım acırdı da ruhum acımazdı. Bir gün sıcak bir yaz tatilinde okula gittim. Bomboş okul, iki tane çocuk bahçede top oynuyor; güneş, ter… Neden bilmiyorum ben ilk acıyla o gün orada, hiçbir neden yokken tanıştım. Böyle bir insan olduğum için bir gün tesadüfen Dostoyevski’yle karşılaştığımda sahiplenmeye başladım. Ama bu Dostoyevski yüzünden olmadı tam olarak, ben öyle bir çocuk olduğum için oldu. Ben binlerce yazı okudum. Mesela Balzac’tan da çok etkilendim ama Dostoyevski’ninki farklı oldu. O güne kadar belki anlatamadığım, kendime göre bile dillendiremediğim şeyleri anlatmamın faydası oldu ve bana bir ufuk açtı.

Aslında hiç Dostoyevski’ye atıf yapmadan da yapabilirdiniz.

Çok kolay yapardım.

Yapıyorsunuz da.

Yapıyorum zaten. Şu kadarını söyleyeyim: Ben Yeraltı‘nı kimseye hiçbir şey söylemeseydim, ismini de başka bir şey koysaydım, hiç Dostoyevski’yi dillendirmeseydim, kim bana bir şey diyebilirdi ki?

Engin Günaydın ilk başında aklınızda mıydı?

Değildi. Bekleme Odası kaynaklı olduğu için her aşamada senaryo, karakter ve öyküler sürekli değişti. Dolayısıyla kimin olabileceği konusuna girmek bayağı bir angajman olurdu. O yüzden hiç girmedim ona. Zaten ben hiçbir dönemde bunu yapmıyorum. Teknik anlamda son ana kadar o olanağı kullanıyorum ki her an daha iyi bir seçenek olabilir diye. Ama Engin aklıma geldiği zaman da hiçbir tereddüt etmeden direkt yakıştırdım ona. İyi iki de olmuş, benim filmlerim oyuncularla ilişkiler açısından çok kolay geçmiyor. Artık hayatım boyunca hem insan hem de oyuncu olarak benim için çok önemi insanlardan biri.

Daha önceki filmlere göre burada oyuncu-yönetmen ilişkisi farklı mıydı?

Evet. Biz daha önce Yazgı’da çalıştık. Onun da benim de tam anlayamadığımız bir şekilde, biraz da talihsiz bir şekilde oldu. Sonucu iyi oldu aslında, ben çok beğeniyorum orada da. Onun olabilirliği duygusu çok iyi geldi. Sonraki ilk görüşmemizde edindiğim duygu çok iyiydi. Ama asıl iyi şeyleri belli zorlukları aştıktan sonra bulduk. Onu bu kadar sevmeme neden olan şeylerden bir tanesi de o zorlukları aşabilme gücü göstermesi. Oyuncuların şöyle bir masumiyeti vardır, buna klâsik anlamda masumiyet demiyorum, iyi oyunculuk-kötü oyunculuk meselesi bence ikinci, üçüncü plândaki bir şeydir. Oyuncunun iyi mi, kötü mü olduğunu en fazla yeterli emek vererek yazdığınız bir tekst, setteki hazırlığınız, set öncesi hazırlığınız, neyin peşinde olduğunuz meselesi belirler. Oyuncuya kötü bir tekst verip, dünyanın en iyi oyununu oynatamazsınız. Sinema bunun örnekleriyle dolu.

 

* Fotoğraf: Tuba Deniz

Söyleşiyi gerçekleştirenler: Celil Civan, Tuba Deniz

Kaynak: hayalperdesi.net (30 Mart 2012)

Nobelli yazar Günter Grass hastaneye kaldırıldı

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Günter Grass’ın, dün akşam hastaneye kaldırıldığı bildirildi.

Alman basınında yer alan haberlerde, 84 yaşındaki Grass’ın kalp sorunları nedeniyle Hamburg’daki Asklepios Klinik St. Georg hastanesine götürüldüğü ifade edildi.

Grass’ın bürosundan yapılan açıklamada, Grass’ın uzun zamandan beri planlanan bir muayene için hastaneye gittiği belirtilerek, Grass’ın birkaç gün sonra yeniden evine dönmesinin beklenildiği kaydedildi.

Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Grass, yaklaşık 2 hafta önce yayınladığı bir şiirde İsrail’i eleştirmesinden dolayı uluslararası boyutta gündeme gelmişti.

Dostoyevski ve Tarkovski – Ulus Baker

Dostoyevski’yi Tarkovski’ye bağlayan bağ, üzerinden onca tank, bombardıman, acı, hayal kırıklığı, devrim ve karşı devrim, hatta varoluş üstünde tepinen onca olumlu şey –bilim, sanat, ahkâm ve şeriat– geçtiği halde nasıl yaşadı? Acaba neden Dostoyevski edebiyatın en yüksek noktasında yer alıyor? Ve bir asır sonra Tarkovski başka bir alanda sinemada, en yüksek filmleri yapabiliyor? Rusların edebiyatlarını yok etmek için ellerinden geleni yaptıklarını artik biliyoruz. Bunu filmlerini yeraltına gömdükleri Eisenstein, Vertov ve Dovjenko için de yaptılar. Ama birdenbire Tarkovski çıkıverdi ve sadece tek şeyin garantisiyle –hayatın ifadesini Dostoyevski’nin yaptığı gibi yaparsanız onu siz ifade etmekle uğraşmak zorunda kalmazsınız, o gelir sizin ifade araçlarını doldurur, taşar, ve kendini sizin aracılığınızla ifade eder. Dostoyevski-Tarkovski bağının sırrı işte budur.

Durumu biraz daha ciddiye almak da gerekir: hiçbir yazarı Dostoyevski ile karsılaştırmaya kolay kolay cesaret edemeyeceğimiz gerçeğiyle Dostoyevski okuyanlar –nihayetinde– karşılaşırlar. Neredeyse İngiliz dilini yaratmış olan Shakespeare, Antik Yunan dilini bize topyekun veren Homeros, ve Fransızcayı kuranlar: Rabelais ile Montaigne… Ve sonra Cervantes… Bunlardan bazılarının gerçekten yaşamış olduklarından, giderek eserlerinin “edebi” manada otantik olup olmadığından bile çok emin değiliz. Bu anlamda Dostoyevski bir ilktir –onun orada, Saint-Petersburg’da yaşadığını, tutuklanıp kurşuna dizilmesine ramak kaldığını, sürüldüğünü –hep biliriz. Bazı iyi romanlarını salt para kazanmak için parça başı yazdığını da öğrenebiliriz kolayca. (ve bugün Orhan Pamuk, bir taraftan kendi kötü fantezi romanlarını pazarlamaya çalışırken, diğer taraftan nedendir bilmem oldukça kötü Dostoyevski tercümelerini İletişim Yayınlarında “sunmaktadır” –ve bu tercümelerde “merdivenin kenarında yere yuvarlandı ve kafasını halıya tok bir sesle çarptı” gibi bırakın Dostoyevski’yi, ortalama bir romancının bile asla telaffuz edemeyeceği bir cümleyi bulabiliyoruz…) O cümleyi bulup yeniden yazıyorum (tercüme etmiyorum, yeniden yazıyorum): “merdivenin kenarına eriştiğinde artık dayanamayıp koyuverdi. Tok bir ses geldi kafasıyla halıdan…”

Tarkovski’nin Dostoyevsi’yi bir “yakını” gibi gördüğü biliniyor –hayatı boyunca onun bir romanını çekmek istemiş ve anlaşılan buna ya fırsat bulamamış, ya da –bu daha doğru ve haklı bir neden herhalde– cesaret edememiş… Ama benim gördüğüm her imajının içine Dostoyevski tamtamına işlemiştir. Gerçekten de, nasıl Dostoyevski okuyana her şeyi yazabilecek gibi görünüyorsa, bir Tarkovski görüntüsü de her şeyi gösterebilecek gibi gelir… Onun filmleriyle “barışamazsanız” ilk yirmi dakikanın sonunda terk etmenizin daha iyi olacağı gerçeği (bu çoğu kişinin deneyimidir)iyi bilinir… Ama Tarkovski de her şeyi “çekebilecek” gibi gelen bir filmcidir. Ve bunun nedeni belki de Dostoyevsiesk anlatımla göbekbağından çok, her ikisini birbirine bağlayan bağın oluşabildiği o dirençli zemindir.

Bu zemin bir coğrafya değil –Rusya coğrafya oluşturamayacak kadar geniş ve son tahlilde epeyce ıssızdır. Orada insan bir seyrelme içinde yaşar. Elbette modern batılı toplumlardaki o çok yoğun nüfus içinde, kentin kalabalığında yaşanan “seyrelme” –daha doğrusu “izolasyon”– gibi değildir bu. Ama bir devir ya da “zaman” da değil. Daha doğrusu mekânın bir kasılmasıyla zamanın bir gevşemesi karşısındayız. Ya da, Tarkovski’de daha kolay olduğu ölçüde bunun tersiyle. Deleuze’un anlattığı ve örnek olarak Tarkovski’yi gösterdiği “kristal imaj” hem kasılma hem de gevşeme olmalıdır –kalp gibi çalışmalıdır. Bahtin Dostoyevski eserindeki bu ritmik “olayları” epeyce çözümledi. Ve orada dilin kasılıp gevşediğini de gösterdi. Dostoyevski “her şeyi yazabilir” — Tarkovski “her şeyi gösterebilir”. Demek ki esas mesele her şeyi yazıp durmak değil, her şeyin yazılabileceği ortamı, arkaplanı, fonu oluşturmak, inşa etmektir.

Ve işte, Dostoyevski edebiyatta, Tarkovski ise sinemada bunu en yetkin şekilde basarmış olanlardır. Ve Dostoyevski’den şöyle bir cümle duyabilirsiniz: “bir arabacının gölgesini gördüm, bir arabanın gölgesini bir fırçanın gölgesiyle temizliyordu.”

Daha da gidersek şunu da: “il faut inventer” –nedense hep Fransızca telaffuz ediliyor esasında Rusça olan bir romanda. Herhalde bir vurgu kazandırmak için. Eğer tanrı yoksa onu “icat etmek gerekir”. Adalet yoksa onu da. Ama Dostoyevski eserlerinde sürekli tekrarlanan bu talep romanın kahramanları tarafından nedense hep Fransızca olarak telaffuz edilir. Neden?

Dostoyevski’den hep alıntılanan bir cümle: “eğer Tanrı yoksa her şey mubah”. Oysa bunun çok sayıda değişkenini de bulabilirsiniz orada: “eğer tanrı öldüyse benim yüzbaşılık apoletlerim ne işe yarayacak peki?” (Ecinniler) Dostoyevski’de ikinci tip sorgular ilkinden (ki sorgu değil önermedir bunlar) çok daha derin, dolayısıyla çok daha önemlidir. Nietzsche bize şunu gösterdiydi (ki sanıyorum Dostoyevski’den çok uzakta olmayan bir düşünme hali içinde başına geldi bu): Tanrı öldü. Ama ekledi. Onu siz öldürdünüz. Nasıl kalkacaksınız bakalım bu işin altından. Dostoyevski’nin “Tanrı yoksa her şey mubah” formülünün daha derininde “Tanrının öldürülmesi” yatıyor. Çünkü çok açık. Tanrı bir zamanlar varken şimdi yoksa ya olmuş olması, ya da öldürülmüş olması gerekir. Ama Ecinniler’de Tanrı’nın öldüğü düşüncesi ön plana çıkıyor –yokluğu değil. Tanrı hiç yoksa apoletlerim ve yüzbaşılık rütbem olmazdı. Ama Tanrı var idiyse ve şimdi artık öldüyse benim apoletlerim ve rütbem ne anlama gelir?

Bugün Dostoyevski ile başınızı ağrıtıyor, gözlerinizi yoruyorum ama bence buna değer: bu adamın toplumsal tipler yaratmakta Simmel’den bile daha başarılı olduğunu düşünüyorum artık. Ayrıca toplumsal tipler hem sosyolojik-psikolojik realiteler, hem de estetik-analitik kategoriler olduğu ölçüde benim epeydir uğraştığım Spinoza’nın esas antitezi olarak da ortaya çıkıyor. Ve bu antiteze gerçekten ihtiyaç duyuyorum. Heidegger “hala bir Tanrıya gücümüz yeter mi?” diye sormuştu. Spinoza felsefesi antidotsuz alınmaması gereken bir şey. Hiçbir özgürlük alanı bırakmıyor gibi görünüyor, ama salt felsefe yapmakta alabildiğine özgür. Oysa Dostoyevski’de bulacağınız hiçbir iddiayı önce Spinoza’da bulamaz değilsiniz. Dostoyevski (sonra belki de Simmel) –insan olarak sonluluğumuzdan kurtulamayacağımız konusunda ısrar ediyorlar; oysa Spinoza eğer felsefe yapacaksak her şeye Tanrının gözüyle bakmamız gerektiğini söyleyecek kadar umutluydu. Spinoza güç derecelerinin toplamını görmek istiyordu (bu Tanrıdır). Dostoyevski ve “modernlik” ise Tanrı yokken güç derecelerinin ne menem bir şey olabileceğini tartışıyor –ve bunu tartışmanın en iyi yolu edebiyattır artık, felsefe değil.

Lacan Dostoyevski’nin “eğer Tanrı yoksa her şey mubah”ını tersine çevirdi –”eğer Tanrı yoksa her şey yasak”. Çünkü eğer bir “temel gösteren” artık yoksa o zaman dünyayı şöyle yaşamaya başlamanın önü açılıyor –kahve için ama sağlığa zararlı = kafeinsiz kafein… Seks yapın elbette, çünkü her şey mubah, ama dikkat edin, çünkü AIDS. Yiyin, ama dikkat edin, çünkü yağ ve kolesterol var.

Her şey Spinoza’nın doğal felsefesinden kurtulmak üzere modern çağların yediği haltların toplamını gösteriyor. Spinoza diyordu ki, ilkel olduğumuz ve çocuklar gibi kendi hallerimizi yönetmeye muktedir olmadığımız ölçüde emirlerle güdülürüz. Bu bir “performatifler yasasıdır”. Adem elmayı yemenin kendine zarar vereceğini bilecek durumda değildir, bu yüzden Tanrı ona elmayı yemeyi “yasaklamak” zorunda kalır. Ama kapitalizmin “rasyonalitesi” para getirecek herhangi bir şeyi yasaklamak istemeyeceğinden, eğer kendime mazoşistik bir işkence çektirmek istersem, üzerinde “do not use for…” gibisinden bir etiket basılı bir kırbacı üretip bana satacaktır.

Dostoyevski, Spinoza, Nietzsche, Lacan hep aynı şeyleri söylüyorlar. Ve farklı dönemlerde, farklı anlarda dünyanın bu düşünme tarzlarını gerektirme tarzlarının o muazzam çeşitliliğinin bütün bu bakış açılarından çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Sanırım şöyle bir durum var ultra-kapitalizmde. Richard Gere’in oynadığı şu bombok filmde olduğu gibi (affedersiniz) kıçınıza bir fare sokarsınız –çünkü sapkınsınızdır ve başka türlü olmanızın da pek imkanı yoktur. Ama o arada Richard Gere büyük bir hata yaparak, içini kemirmeye başlayan (bu bir süre zevk sonra da acı veren bir durumdur) fareyi acının ilk anında can havliyle dışarı çeker: sonuç –kuyruk kopar, fare içeride kalır (örneğin aşırılığı kendi gücünün parçasıdır, bu yüzden kusura bakmayın).

Ama derim ki “her şey mubah” ve “her şey yasak”. İkisi aynı şey. Dostoyevski’nin “mubah”ı göstermek için Tanrının yokluğuna başvurduğu gibi, Lacan da “yasağın yokluğu”na başvuruyordu. Bir romancı değil bir göstergebilimci olduğu için –tıpkı Spinoza’nın bir zamanlar yaptığı gibi– rahatça şunu diyebilirdi: yasak yok, her şey mubah, demek ki Tanrı yok. Tıpkı Godard’ın o eğlenceli ve tuhaf Cogito’su gibi: “demek ki ölmemişim, çünkü bütün hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi.”

Leibniz denen adam ise biliyordu ki ister Tanrının yokluğuna, ister varlığına sığının aynı duruma düşersiniz: varsa şu, yoksa bu. Her iki durum da mubahtır. Biliyoruz şeyler var. Sezar Rubikon ırmağını geçti ve Galya’yi işgal etti. Bu olay hep var ve olacak –yani her tarih kitabında varsayılacak. Ama onun Rubikon ırmağını geçmemesi de mümkündü –ve bu durumda olmamış, harcanmış koskoca bir dünyalar sonsuzluğu var demektir. Bütün bunlar tek bir bireyde ancak bir Dostoyevski romanında birleştirilebilir. Sezar’ın Rubikon’u geçtiği rahatça kabul edilebilir –mümkündü, çünkü oldubitti. Ama daha derin bir soru doğmuyor mu bundan: Tanrı mümkün müdür? Ve bu soruya ayni tipten bir cevap verebilir miyiz?

Dostoyevski bence “Tanrı olmasaydı” sorusunu “her şey mubah olurdu” cevabını vermeden soramazdı. Başka bir deyişle cevap sorudan önce geliyor –ve biz o zaman buna soru değil, problem, sorun filan diyoruz. Sorun Şudur: her şeyin mubah olduğu bu dünya nedir? Hangi şartlarda tesis edilmiştir? . Ve biliriz ki mubah basitçe “yasaklanmamış olan şey” değildir. Yasağın henüz dokunmadığı şeydir. Ya da daha derinden, “yasaklamanın” da “yasaklanması” gereken bir hayat yoludur. Başka bir deyişle her şeyin mubah olduğu bir dünya Tanrıyı öldürmüş olmak zorundadır. Öldürmezse bazı şeylerin mubah olduğunu bize sürekli olarak hatırlatmak, vaaz etmek zorunda olan bir Tanrıya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Tanrı dildeki emir kipinin ötesinde bir varlığa sahip olma ihtiyacında değil. Ve emir vermek için var olmak ihtiyacını bile duymuyor. O “transandantal” bir imaj ve görünmesi bile gerekmiyor. Yani Kant’ın dediği gibi onu ancak içinizden buyruk veren şey olarak tanıyorsunuz.

Ama bütün bunları birtakım toplumsal tiplere tartıştırmak işte tam da Dostoyevski’nin dehasıydı. Onun karşısında Spinoza’ya kendi nedenlerimle hak veririm –ama çok da karşıt olduklarını düşünmüyorum bazılarının aksine. “apoletlerim neye yarar o halde” diye soran bir adam orada mümkün kılınmıştır. Spinoza da hep bu tür şeyleri somut olarak sorup duruyordu: neden veya nasıl Tanrı kadar büyük bir kavram ile apolet kadar saçma sapan bir şey arasında bu kadar sıkı fıkı bir bağ oluyor?

Ek:

Dostoyevski’den bahsetmek zorunda kalmıştım –biraz daha ötesiyle devam ediyorum: (ve diyelim ki bu Rus insanını biraz da kaderini paylaşarak daha iyi tanıma şansım oldu) –bu mesele Fyodor Dostoyevski’nin Bratya Karamazovyi (Karamazovgiller) adlı romanında Dmitryi’ye söyletilen bir cümlede hazır bulunur: neden acaba bütün Ruslar filozofturlar, ve bu içlerine işlemiştir? Çok tuhaf bir durum, çünkü benim bildiğim Vladimir Solovyov dışında Rusya herhangi bir sistematik filozof yetiştirmemiştir –çünkü bence buna zaten ihtiyacı yoktur ve yazarları eleştirmenleri düşünme gücünün belli bir miktarını ayakta tutmaya yetip artmışlardır bile.

Ama şimdi inanırım artık –Ruslar yalnızca Dostoyevski’nin söylediği gibi filozof olmakla kalmadılar, aynı zamanda felsefi bir projeyi hayata geçirmeye kalkışan tek tarihsel uygarlığı oluşturdular. Projenin kendisinin önemi (Marksizm veya başka bir şey) apayrı bir konudur –mesele daha çok felsefeyi bu kadar ciddiye almaktır ve bu Rus Devrimine kadar varabilmiş bir süreçte gerçekleşmiş bulunuyor. Sonrasını hiç sormayın, çünkü buna cevap vermekle uğraşmak zorunda değilim…

Ama Sovyetler deneyimi totaliter değil (Hannah Arendt’in ve takipçilerinin sandığının aksine) bambaşka türden bir totallik ve saflık taşır. Marksizm okunur ve devrim “uygulanır” –ve bu Anglo-Sakson dünyadakinden çok farklı bir “pragmatizm” türüdür. Tarih bir “bakalım görelim” sürecine hemencecik dönüşebilir. Anglo-Sakson pragmatizmi ise bir nevi ikiyüzlülüğü hep korumuş olan burjuva ideolojisine denk düşer. O bir felsefedir ve her “doğrunun” faydaya ve iş görmeye dayanması gerektiğini kabul ederken de öyle kalır: yani bir felsefe. Kimse önerilmiş bir felsefeyi uygulamaya geçirmeye kalkışmayacaktır, çünkü İngiliz-Amerikan pragmatizminin doğası zaten yapılıp edilmekte olan işlerin bir dökümüyle, giderek meşrulaştırılmasıyla sınırlanmış bir haldedir. Yalnız Rus pragmatizmi böyle bir şeyi göze almıştır –bir felsefe mi var, tamam uygulayalım bakalım…

Karikatürize ettiğimi düşünebilirsiniz –asla öyle değil. Yalnızca Sovyetler Birliği’nde felsefe her türlü ekonomik, siyasi ve kültürel faaliyetin temeli ve yönlendirici ilkesi olarak kabul edilmiştir. Bu felsefenin oldukça özetlenmiş ve kötüye kullanılmış bir Marksizm-Leninizm olması bence burada tartışmakta olduğum konu açısından o kadar önemli değil. Daha doğrusu, 19. yüzyıldan beri Rusya’da yeşeren felsefi kültürün niteliğine uygun olan şeyleri Sovyetik deneyimden, baskılardan, perseküsyondan filan ayıklayıp bir kavram haline getirmeye çabaladığımızda orada işte bahsettiğim bu tuhaf pragmatizmin ta kendisini buluruz. Ve Dostoyevski’den Sokurov’a bu pragmatizm ilginç bir yaşam sürdürmüş, biricik bir deneyim oluşturmuş gibidir.

Rus aydını (ki “intelligentsia” terimine bir somutluk kazandırmıştır) Berdyayev’in gösterdiği gibi kendine mahsus bir insan türüdür –ve bu “kendine mahsusluk” bütün Ondokuzuncu yüzyıl Rus edebiyatının her köşesinde belirir. Mesela Solovyov anarşist-nihilist olarak başladığı felsefi hayatını mutlak ortodoks bir dindarlığın –yani argümanları en uca kadar götürülmüş bir dinselliğin– doruğunda tamamlayacaktır. Ruslar önlerinde felsefenin Batılı bir versiyonunu görmeye dayanamıyorlardı: hep bir hic et nunc’un, burada ve şimdinin iğvasına kapılıyorlardı. Belki de bu yüzden “tamam artık Sovyetler faslını kapatıp şu kapitalizmi de deneyelim bakalım” tipinden bir davranışa girmelerinin nedeni de budur. Lenin’in yazıları ve eylemleri tam manasıyla bir “deneysel devrim teorisi” oluşturur. Bu yüzden onu yüzyıl sonra hala alıntılayıp duran bir “sol literatüre” ve “pratiğe” çok fazla burun kıvıramıyoruz. Neçayev’den Şestov’a Rus felsefesi (ki teknik bakımdan Batıdakinden çok geridedir) büyük Rus edebiyatının yanında biricik bir çizgi oluşturur; ince, kırılgan, ama bir bakıma çok güçlü, Mesianik bir çizgi. Descartesçı mısınız, o halde hemen gidip uygulayalım… Descartes’ın neyini uygulayacaksınız? Hemen ruhsal dünyayı cismani dünyadan koparalım, bakalım ne oluyor. Batıda yüzyıllardır okunan Descartes felsefesi asla böyle bir girişimi Fransa’da ya da başka bir yerde uygulamaya koymaya kalkmış değildir. Batı metafiziği söyler, uygulanır, ama uygulanmaya “adanmış” değildir. Yalnızca (Nietzsche’nin deyimiyle) bazı “kuyrukluyıldızlar”, Spinoza ve Nietzsche felsefelerini hayatlarının bir ölçüsü ve ritmi haline getirmeyi başardılar –ki bunlar Deleuze’ün deyişiyle “kamusal” değil “özel” filozoflardı.

Bu aynı zamanda Dostoyevski’nin “her şey mübah” formülünün zorunlu bir uzantısıdır. Rus anarşizmi, “her şey mübah ise o halde yapalım” diyen bir tavırdır. Oysa hala bir Alman olan Nietzsche şu entellektüel-ahlaki anekdotu hala sürdürüyordu: Tanrı Öldü, Onu Siz öldürdünüz; nasıl arınacaksınız bu kandan bakalım.

Tarkovski veya Eisenstein seyredenler hemen hissedebilirler ki yukarıda bahsettiğim “somutlaştırıcı ruh” bir Poltergeist gibi her an iş başındadır ve izin verildikçe

yolunu bulur… Bu izin kurumsallaştığı andan itibaren –diyelim ki Stalin döneminde– Sovyet projesi çöküşüne zaten girmişti. Benim bildiğim 1960′lı yıllarda o güzelim Leningrad’ın bile gri üstüne gri bir hayatı şenlendirmeyi başaramadığıdır. Ve bu şenlendirmeyi ancak (a) büyük Rus edebiyatı; (b) büyük Rus sineması başarabilmişti, ta ki yok edilene kadar. Bütün bunların Batıda alıştığımız “komünizm” projesiyle bir alakası yok. Olsa bile bambaşka bir tarzda ve bambaşka bir yoldan. Eisenstein’in tutkusal profili ancak komünist adanmışlığını hissedebildiğiniz ölçüde sizin için “şahane” bir eser haline gelebilir. Yoksa filmlerini anlamamışsınızdır. Dziga Vertov basitçe “makineler mi?” diye sormuştu –evet tamam, makineler, Taylorizm ve Stahanovizm: ama benim elimdeki kamera da bir makine –o halde ben de bir işçiyim, bir görüntü işçisi, bir iletişim işçisi. O halde “sinemanın özü” diye anlatılan şeyi hemen “uygulayalım”.

Entegre kapitalizm bir uygulama değil ve Marx’ın bir asır önceki sözünü doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor: “kapitalizm pratikte gerçekleşmiş idealizmdir”. Pratikte gerçekleşmek. Rusların ruh haline başvurduğunuzda (ki Marx pek çok sayıda Rus devrimciyle tanışıktı, düşmanlıklar ve dostluklar kuruyordu onlarla) bu “pratikte gerçekleşmek” meselesinin oldukça karmaşık ve eş oranda hayati bir mesele olduğu anlaşılır. Kapitalizm bir idealizm ise demek ki bizimki değildir dersiniz hemen. Ama idealden önce gelen “pratik” pek dayanılabilecek bir durum değildir. İşte böyle bir şeye sadece ve sadece Rus filozofların, Solovyov’un, Lenin’in, Neçayev’in, Berdyayev’in, Kojeve’in katlanabildiklerini düşünüyorum…

Üstelik Kojeve gibi bir Rus, Almanya gibi soğuk nevale bir ülkede Husserl’den ders aldıktan sonra Hegel’in en iyi yorumcularından biri haline geldiği (diğeri de Rustu, yani Aleksandr Koyre) Fransa’da ikinci Dünya Savaşı ardından ve henüz Avrupa Birliği pek samimi bir şekilde telaffuz edilmezken bir Akdeniz Birliği önerebilmişti. Dünya entegrasyonu onun ütopyasıyla kurulsaydı elbette Wilson, Truman ve Marshall doktrinlerini takip ederek bugünkü hale gelemezdi. Belki daha az, belki daha çok acı çekiyor olurduk ama muhakkak ki bambaşka bir şey olurdu. Bu Rus düşünürlerini bütün Spinozacılığıma, onların bütün irrasyonelliğine rağmen kendime çok yakın buluyorum.

Bu yazı körotonomedya sitesinden alınmıştır.

http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,215,0,0,1,0